| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

hayata dair herşey.. elimizden geldikçe paylaşacağız...

16 "din kültürü" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"din kültürü" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar
 

Nerede Kaldin Ey Resul...




Esselam ey sözü Ferman olan Nebi
Ey zamanın üzerinde beni seyreden peygamber
Kurban olam söyle şefaat ne zaman?
Gece gündüz yalvarsam amin dermisin? Duama
Deniz olsa gözyaşlarım Bir kerecik girermisin rüyama
Benim gibi bir asiye Cemalin çoktur amma
Kurban olam söyle söyle Şefaat ne zaman?

Etiket :din kültürü
sahra
18 Ağustos 2008
13:38
Yorumlar :0
 
 
 
 

Hz. Muhammed'in 40 öğretim usulü

Peygamberimiz Hz. Muhammed hayatının her karesinde anlatacağı bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmış ve öğretmede de aynı metodu kullanmıştır. İşte O'nun 40 öğretim yöntemi
Hz. Muhammed, evrensel bir eğitim-öğretim sistemi getirmiş ve bütün kalpleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Sadece O’nun getirdiği sistemdir ki hem ruhu, hem aklı hem de nefsi, yükselebilecek en son noktaya ulaştırmıştır.

Efendimizin
1. Efendimiz, söylediği hakikatleri bizzat yaşayarak hayatıyla göstermiştir.
2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavaş yavaş, basamak basamak) bir sistemle öğretmiştir.
3. Öğretmede orta yolda durmaya ve insanları bıktırmaktan uzak durmaya riayet etmiştir.
4. Öğrenenler arasındaki kişisel farklılıkları göz önünde bulundurmuştur.
5. Karşılıklı konuşma ve soru-cevap şeklini kullanmıştır.
6. Yanlış düşünceyi söküp atmak ve gerçek doğru bilgiyi net bir şekilde muhatabın kafasına yerleştirmek için aklî ölçüleri kullanmıştır.
7. Muhataplarına soru yöneltmiş, böylece onların zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüştür.
8. Mukayese ve örneklendirme metodunu kullanmıştır.
9. Benzetme ve halk arasında yaygın olarak kullanılan örnekleri kullanmıştır.
10. Anlattığı hususu, elinde herhangi bir şey ile yere ve toprağa çizerek bizzat göstermiştir.
11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmış ve el ile işaretlerde bulunmuştur.
12. Önemine binaen, halin mümkün kıldığı bir nesneyi bizzat eline almış, eliyle kaldırmış ve arkasından söyleyeceği hususu söylemiştir.
13. Muhataplarından bir soru gelmeden söze önce kendileri başlamıştır.
14. Muhatabının sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermiştir.
15. Muhatabının sorusuna, onun ihtiyacına binaen sorduğundan daha fazlasıyla cevap vermiştir.
16. Muhatabını, güzel bir hikmete binaen, sorduğu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdiği de olmuştur.
17. Soru soranın sorduğu soruyu tekrarlamasını istemiştir.
18. Muhatabın aldığı cevabı tekrar etmesini istemiştir. Böylece cevap unutulmayacaktır.
19. Bildiği bir husustan dolayı kişiyi imtihan etmiştir ki bununla doğru cevap vereceği için kişiyi sena etmek, övmek istemiştir.
20. Önünde olan bir olaya karşı susma yolunu tercih etmiştir.
21. Öğretme esnasında meydana gelebilecek imkan ve fırsatları değerlendirmiştir.
22. Latife ve şaka yoluyla öğretmeyi tercih etmiştir.
23. Öğrettiği hususu yeminle tekit etmiş perçinlemiştir.
24. Öğretilen hususun önemine binaen sözü üç kere tekrar etmiştir.
25. Konunun önemini oturuşunu ve duruşunu değiştirerek ve sözü tekrar ederek göstermiştir.
26. Cevabı geciktirerek muhatabın sorusunu tekrar etmesini sağlayarak onu uyarmıştır.
27. Muhatabı intibaha sevk etmek için, onu omzundan veya elinden tutmuştur.
28. Muhatabı teşvik için veya onu sıkıntıya sokacak bir durumdan dolayı, bazı hususların gizli kalmasını yeğlemiştir.
29. Söyleyeceği hususun hafızalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kısa ve öz bir şekilde ifade etmiş, daha sonra ise ayrıntılarına geçmiştir.
30. Cevabın birkaç madde ile verileceği durumlarda önce cevabın kaç maddeden oluştuğunu bildirmek için sayıyı söylemiş daha sonra saymıştır.
31. Va’z etme, nasihat etme ve öğüt verme metodunu kullanmıştır.
32. İnsanların şevklerini kamçılama veya neticesi elem verici hususlardan şiddetle uzaklaştırma (Tergib ve terhib) metodunu kullanmıştır.
33. Kıssa ve geçmiş ümmetlere ve insanlara dair haberlerle öğretme metodunu uygulamıştır.
34. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazırlık süreci hazırlamış ve soruyu öyle cevaplandırmıştır.
35. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda üstü kapalı olarak kinaye yoluyla ve işaret ederek yetinmiştir.
36. Kadınlara öğretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemiştir.
37. Halin gerektirdiği durumlarda öğretme hususunda azarlayıp paylamayı (ta’nif) ve kızmayı (gadab) da ihmal etmemiştir. Ne var ki onun paylaması ve kızması da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmuştur.
38. Talim ve tebliğde, kitabeti (yazma metodunu) da kullanmıştır.
39. Yabancı dilleri (mesela Süryaniceyi) öğrenmesi için bazı sahabeleri görevlendirmiştir ki bu husus da günümüzde dünyanın dört bir tarafında İslam’ın güzelliklerini öğrenmek isteyenlere karşı yapılacak vazifenin çok önemli bir basamağını teşkil etmektedir.
40. Bizzat kendi mübarek zatıyla talimde bulunmuştur.

Etiket :din kültürü
sahra
18 Ağustos 2008
13:32
Yorumlar :0
 
 
 
 

Efendimizden tavsiyeler

Celaleddin Süyuti (rahimehullah) şöyle buyurdular: Ben Şeyh Şemseddin bin Kımah’ın defterinde onun hattıyla yazılmış, Ebu’l-Abbas el-Müstağfiri’den rivayet edilmiş bir yazı gördüm. Orada şöyle deniyordu:

Mısır’a Ebu Hâmid el-Mısrî’den ilim tahsil etmek için yola çıktım. Vardığımda ondan Halid bin Velid’in rivayet ettiği hadisi istedim. Bunun için bana bir sene oruç tutmamı söyledi. Oruçları tutup tekrar hadisi istemeye gidince onu Halid bin Velid’e kadar bütün isnadıyla bana aktardı. Şöyle ki: Bir adam Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’ye gelerek, “Size dünya ve ahiretle alakalı soracak sorularım var.” dedi. Bunun üzerine Efendimiz ona, “Ne istiyorsan sor.” buyurdular. O zat da sorularına başladı:

Ey Allah’ın Peygamberi!
Ben insanların en alimi, en bilgilisi
olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
Allah’tan çok korkup takva
dairesi içine girersen insanların
en alimi olursun.

İnsanların en zengini olmak istiyorum.
Kanaatkâr olursan insanların en zengini olursun.

İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum. İnsanların en hayırlısı, faydalı olandır. Sen de insanlara faydalı ol.

İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum.
Kendin için istediğini insanlar
için de istersen insanların en adili olursun.

İnsanlar içinde Allah’a en yakın, O’nun en has kullarından olmak istiyorum.
Allah’ı çok zikredip anar ve hatırlarsan o zaman Allah’ın en has kulu olursun.

Muhsinlerden, iyilik edenlerden olmak istiyorum.
Allah’a, O’nu görüyor gibi ibadet
et, her ne kadar sen O’nu
görmesen de O seni görüyor.

İmanımı kemale erdirmek istiyorum.
Güzel ahlaklı olursan imanın kemale erer.

Allah’ın emirlerine itaat eden itaatkâr kullarından olmak istiyorum.
Allah’ın farzlarını yerine getir,
itaat edenlerden olursun.

Allah’a günahlarımdan arınmış, tertemiz olarak gitmek istiyorum.
Cünüp olduğunda tertemiz olacak şekilde gusül abdesti al, kıyamet günü üzerinde hiçbir günah olmaksızın Allah’a kavuşursun.

Kıyamet günü nur içinde haşrolmak istiyorum.
Hiç kimseye zulmetme, kıyamet günü nur içinde haşrolursun.

Rabb’imin bana merhamet etmesini istiyorum. Önce kendine ve insanlara
merhamet et ki; Allah da
sana merhamet etsin.

Günahlarımın azalmasını istiyorum.
İstiğfar ederek günahlarının
bağışlanması için Allah’a
yalvarırsan günahların azalır.

İnsanların en kerimi olmak istiyorum.
Allah’a kullarını şikayet etmezsen insanların kerimi olursun.

Rızkımın bol olmasını istiyorum.
Temizliğe devam edersen rızkın bol olur.

Allah ve Rasulü tarafından sevilmek istiyorum.
O zaman Allah ve Rasulü’nün sevdiklerini sev, sevmediklerini de sevme.
Allah’ın bana kızmasından kendimi korumak istiyorum.
Kimseye kızmazsan Allah’ın gazabından ve kızmasından kurtulursun.

Duamın kabul edilmesini istiyorum.
Haramlardan sakınırsan
duaların kabul olur.

Allah’ın beni başkalarının yanında rezil etmemesini istiyorum.
Namusunu koruyup iffetli ol ki;
insanlar yanında rezil olmayasın.

Allah’ın ayıplarımı, kusurlarımı örtmesini istiyorum.
Kardeşlerinin ayıplarını örtersen
Allah da senin ayıplarını örter.

Benim günahlarımı ne siler?
Gözyaşların, hudûun (saygıyla
Allah’a kulluğun) ve hastalıklar.

Allah yanında hangi iyilik daha faziletlidir?
Güzel ahlak, tevazu, belalara
sabır ve kazaya rıza.

Allah yanında en büyük günah hangisidir?
Kötü ahlak ve Allah’ın emirlerine karşı gösterilen cimrilik.

Rahman Allah’ın gadabını ne dindirir?
Gizliden gizliye sadaka vermek
ve sıla-i rahim (akrabaları
ziyaret ve görüp gözetmek).

Cehennem ateşini ne söndürür?
Oruç. (Ali el-Müttaki, Kenzu’l-
Ummal, 16/127-129)
Etiket :din kültürü
sahra
18 Ağustos 2008
13:31
Yorumlar :0
 
 
 
 

Yüzükteki Yazi


Efendimiz Sallahu aleyhi vesellem'e
bir yüzük hediye geldi. Hazreti Ebu Bekir'e (r.a verdi:

- Ya Atik! Bu yüzüğü bir kuyumcuya
götür de "lâ ilâhe illâllah" yazdır buyurdu.
Hazreti Ebu Bekir (r.ayüzüğü kuyumcuya
götürüp üzerine "Lâ ilâhe illallah
Muhammemmedürresûlüllah" yazdırdı.


Halbuki Rasûlullah böyle emretmemişti ama,
O ALLAH ismi şerifinin peygamberimizden
ayrılmasını arzu etmemişti, onun için
böyle yazdırdı. Hazreti Ebu Bekir
yüzüğü kuyumcudan alıp Resûlüllah'ın
huzuruna gelirken, Hak Teâlâ, Cebrail aleyhisselam'a :

- Yetiş, habibimin yüzüğüne
Ebu Bekir' ismini de yaz. çünkü o
Benim ismimi habibimin isminden
ayırmayı uygun bulmadı, ben de onun
ismini habibimin isminden ayırmayı uygun
bulmam,buyurdu. Cebrail aleyhisselam
derhal yetişti ve Hazreti Ebu Bekir'in
elindeki yüzüğe " Ebu Bekir Sıddık"
yazdı. Hazreti Ebu Beki,r Huzur-u
Saadete girip yüzüğü teslim etti.
Okuduklarında: "Lâ ilahe illallah
Muhammedürresûlüllah, Ebu Bekir Sıddık"
yazılı olduğunu görüp Hazreti Ebu Bekir'den
bu şekilde yazılmasının hikmetini sordular.


Hazreti Ebu Bekir (r.a yüzüğün
üzerinde kendi isminin olduğunu bilmiyordu.
çok utandı, kızardı ve başını önüne eğdi
terlemeye başladı. Orada ALLAH'ın izni ile
Cebrail aleyhisselâm yine yetişip Hazreti Ebu Bekir'i
müşkil durumdan kurtardı:

-Ebu Bekir'in yüzüğün üzerinde
kendi isminin yazıldığından haberi
yoktur. ALLAH'ın selâmı var, Habîbim
üzülmesin, buyuruyor dedi ve olanları bir bir anlattı.

Orada bulunan ashab,
Ebu Bekir Sıddık Hazretlerinin ne derece
yüksek bir mertebede olduğunu anladılar
ve gıpta ile seyrettiler.....

ey yüceler yücesi ALLAHIM senden habibinin ve onun arkadaslarinin sefaatini dileniyoruz,ALLAHIM bizi ona layik ummetler eyle!...
Etiket :din kültürü
sahra
18 Ağustos 2008
13:29
Yorumlar :0
 
 
 
 

Allahin Gulleri

En güzel çiçekler, güllerdir. Çiçekistan’ın tâcı da Allah Gülleridir.
Gül uğruna ölmeyi göze alabilen bülbüle bülbül denir. Her vuslatın bir bedeli vardır. Güle rengini kendi damarlarındaki kan kırmızısı ile vermeyi cana minnet bilecek kadar candan geçmiş canan canlısı canlar, olsa olsa işte ancak onlar “Allah Gülleri” ve “Allah Bülbülleri” olabilirler. Onlardır ölümü şeb-i arus kabul edenler… Onlardır Allah’ın en sevdiği, Rasulullah’ın en beğendiği seçkin kullar, süzme Müslümanlar… Onlardır güller ve bülbüller… Demiştik…
Gül âşık ister, bülbül aşık olacağı güzel. Birisini diğerine ‘mutlak tercih’ mümkün mü? Bülbülü olmayan gül de yalnız değil mi? Manası okunamayan kitap gibi, çocuğu olmayan anne-baba gibi, nâzırı ve meddâhı olmayan sanat gibi. ‘Gül olamayanlar, güllere bülbül kesilirler’ demek ne kadar haksız! Fıtratı bülbül olana ‘gül gibi dur durduğun yerde’ demek, onu fitne sınırında bir şedît imtihana sokmak olur elbet.
Ne var ki “ya âlim ol, ya müteallim, ya da bunları seven; dördüncüsü olma, helak olursun!” peygamber uyarısı karşısında, ‘olamayanlar’ın ‘olanlar’a sevgileriyle en azından ahirette onlarla birlikte olmaya niyet etmeleri, gayet derecede tabii, aklî, mantıkî, insanî ve kalbî bir ideal olduğu kadar, İslamî bir hareket tarzı olsa gerektir. Çünkü: ‘Seven sevdiğiyle beraberdir.” Çiçekistan ve Gülistan arasındaki bir fark da budur.
Âlim güldür, müteallim gül-gonca; muhib de bülbüldür. Gonca açarsa sevilen olur, solarsa seven. Açarsa ne âlâ, ya solarsa? Herkes bir üst’ün bülbülü, bir alt’ın gülüdür. Bu bakımdan bütün varlık ve eşya, o Hz. Cemîl ü Zülkemâl’in Cemâl-i bâkemâli karşısında bülbül kesilmişlerdir. Gözyaşlarımız, alınterlerimiz ve kanlarımız o Hazreti Gül’e cân ü gönülden feda olsun… Fakat ‘her şeyin bir hakikati olduğu gibi, bu fidânın, bu adağın da bir hakikati olmalıdır.
“Gözyaşı, alınteri ve kan üçlüsü” esasen birbirinden tamamen ayrı gibi gözüken birer unsur, farklı birer kavram olsalar da, cevherler âleminde sevgi muhtevasına ve derecesine göre üçlü, ama özde tek bir karışım şeklinde bulunurlar ve aynı ilk mayada buluşurlar, ki o cevher de insanın mahiyet-i câmiasının merkezi olan kalbinde mündemiç kılınmıştır. Allah’ı, gözyaşlarıyla, alınterleriyle ve –gerekirse- kanlarıyla sevebilecek olanlar ancak kâmil insanlardır, adanmış müslümanlardır. Melekler veya diğer varlıklar nasıl ağlar, nasıl terler, nasıl kan verebilirler ki?!. Bu üç buudlu sevgi biz insanoğullarına ve bir ölçüde cinlere müyesser kılınmış.
Bu hakikati böylece tespit ettikten sonra, Hz. Âdem’den kıyamete kadar Mü’minleri Allah’a olan sevgileri ile “gözyaşı, alınteri ve kan üçlüsü” bakımından kategorize etmek istemiş olsak şayet, hiç bizim tasnif ve taksimimize gerek kalmaksızın, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan bir âyet-i kerimesiyle hemen imdadımıza yetişir ve karşımıza olabildiğine şeffaf ve alabildiğine muhteşem bir tablo yerleştirir ki, o tabloda Cennetleri andırır güzellikte bir bahar manzarası ve ortasında “Allah Gülleri”nden oluşan harikulade bir gül bahçesi (Gülistan) arz-ı endam eder:
وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَـئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَـئِكَ رَفِيقاً.
“Kim Allah'a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine (büyük) nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle ve sâlihlerle birlikte olur. Onlar da ne güzel arkadaştır!” [Nisa 4/69].
‘Dört Güzeller’ denilince Alvarlı Efe Hazretleri’nin aklına ‘Dört Raşit Halife’nin gelmesi gibi, bizim de aklımıza bu ‘Dört Arkadaş Grubu’ gelmektedir: Nebiler, Sıddikler, Şehitler ve Salihler.
Birinciler: Enbiya’dır. Peygamberler, Allah’a imanlı muhabbetleriyle “insanlığın imanını kurtarma davası”na taraf-ı ilahîden adanmışlardır; maddî-manevî, bedenî-ruhî her neye sahiplerse hepsini beşeriyetin dünya-ahiret saadeti için, o saadetin çekirdeği olan imanları için gözlerini kırpmadan sarfetmişlerdir. Peygamberlerin Allah sevgisinde “kan, gözyaşı ve alınteri” üçlüsü hep zirvelerdedir, daima ekmel ufukta seyretmiştir. Peygamberlik gülşenin andelîb-i zîşânı Hz. Muhammed’dir sallallâhü aleyi ve sellem.
İkinciler: “Sıddîkîn”dir ki, Hakk’ın ve hak yolunun en sâdık dava adamları, peygamberlerin halifeleri, peygamberlerin vârisleri (âlimler), ümmetlerin misyon sahibi müceddidleri, müçtehidleridir. Bunlar da bir ömür boyu gözyaşı ve alınteri içinde boğuşarak mücadeleyle geçer ve çoğunlukla da şehit olurlar, ya bizatihi, ya da niyetleriyle. Allah sevgisi onların sıdk ü sadakat ufkundan bir güneş gibi doğar; sevgiye yolculukta bir rehber, sevgi eğitiminde bir nümûne-i imtisaldirler. Sıddıklar kervanının hilafet rehnümâsı ve bayraktârı ise Hz. Ebu Bekir’dir radıyallâhü anh.
Üçüncüler: “Şühedâ”dır, Hakk ve hakikakat yolunda gazaya çıkan, cihad meydanının şehitleri, sorgusuz-sualsiz cennete girecekler zümresi. Muhabbetullahın saikasıyla i’lâ-yı kelimetullah için kanlarını sebil edenlerdir onlar. Muvaffakiyet ve zafer gülbankları, onların kanları üzerinde yükselmiştir. Muhabbetullah, onlarda yapılabilecek en son ve en büyük şeyi onlardan bedel almıştır, canlarını. Şehitler kafilesinin efendileri ise Hz. Ömer ve Hz. Osman’dır radıyallâhü anhümâ.
Dördüncüler: “Sâlihîn” yani salih kullardır. İslam’ın güzelliklerinin söz, fiil ve davranışlarında çiçek açıp gülşene dönüştüğü kimselerdir onlar. Sâlih, yani “uygun, elverişli olan” Cennet’e girmeye. Ehl-i cennet’in vasıflarını taşıyanlar üzerlerinde. Sâlih demek, manen/ruhen sıhhatli demektir; iman ve amel-i salih noktasında kemâl sahibi demektir. Ehlullah veya evliyâullah da denilen salihlerin Allah sevgisi de “gözyaşı, alınteri ve –yeri geldiğinde- kan” ile yoğrulmuştur; ne var ki “Nebiler, Sıddîkler ve Şehitler” ölçüsünde değil. Bazı cüz’î/kısmî faziletlerde daha ileride olabilirlerse de, küllî fazilette yerleri dördüncü konumdur. Salihler meclisinin serzâkiri ve imamı ise Hz. Ali’dir radıyallâhü anh.
Yukarıdaki dört seçkin sınıfın her birinin içinde ise, mazhar olduğu Vedûd ve Habîb gibi esmâ-i ilahiye ve sıfât-ı sübhâniye itibariyle “muhabbet” ve “aşk”ın ufuklarında seyr ü sülûkta bulunan “Allah Dostları” ve onlar içindeki “Allah Aşıkları” daha özel bir zümreyi teşkil ederler. Örneğin peygamberlerden: Hz. Habîb’in ilk yarattığı nur, muhabbetten hâsıl olan mânâ, Habîbiyet arşında karar kılıp sâir arşlara kubbe yahut minare olan, nübüvvet ve velayet camiinin imam-ı azamı Hazreti Muhammed Mustafa aleyhi ekmelü’t-tehâyâ Efendimiz ki Habîbullah’tır, Allah’ın En Sevgilisidir, En Seveni’dir.
Cenab-ı Hazreti Vedûd’un âzâm mertebede cilvelerine tecelligâh kılınmış olan Hz. İbrahim aleyhisselam ki o da Halîlullah’tır, Allah’ın Dostu’dur. İnsanlık tarihinde Allah’a adanmışlığın ilk büyük anıtıdır, teslimiyet ve fedakârlığın Kâbe yanındaki makamıdır, Halîliyet arşının sultanıdır. Elhâk, bunlar doğrudur. Ancak, mazisi itibariyle “Ben atalarımdan en çok Hz. İbrahim’e benzerim.” diyen, çağı itibariyle de “Şayet Allahtan başkasını dost edinecek olsaydım, seni edinirdim ya Ebâ Bekr!” sözüyle yâr-ı ğârını tercih eden, ama ikisine de Allah’ı tercih ederek son nefesinde de “Yüce Dost’a... Yüce Dost’a…” iştiyakıyla öteler ötesine, yüceler yücesine irtihal eden Habib-i Kibriyâ Efendimiz hakikatte hıllet makamlarının da üstünde, makamları aşkın sultanıdır, o başka.
Sıddîkıyet şâheseri Hz. Ebu Bekir de bütün sergüzeşt-i hayatındaki gözyaşı, alınteri ve kan ile yoğrulmuş muhabbet-i ilahî mayalı a’mâl-i sâlihasının şehadetiyle “sıddîklerin sancaktarı” olduğunu göstermiştir. Yine “Benden sonra peygamber gelseydi, o Ömer olurdu!” Nebevî buyruğuna mazhar, huzur-u ilahîde namaz kıldırırken hançerlenen bir Hz. Ömer... Damad-ı Nebi, Zinnûreyn (iki nur sahibi), iffetinden meleklerin bile utandığı, Allah kelamının sevdalısı, Kur’an okurken şehit edilen Hz. Osman... Rükû ve sücûduyla âbidliğine/velâyetine işaret edilen, ilim ve hikmet hazinesi ve camiye namaza giderken şehadet şerbeti içirilen imam-ı evliya Hz. Ali. İşte dört ulu makam, dört büyük halife. Hepsi kemal mertebededir, gözyaşı, alınteri ve kanla yoğrulmuş bir muhabbetullah terazisinde, küllî faziletleri itibariyle. Peygamberânedirler, her ne kadar “bazı vasıflarıyla” özellikle dikkat çekseler bile, zikredilseler bile. İslam tarihi, böyle Allah âşıkları ile doludur, ne kadar meçhul kahramanlar olsalar bile...
Ahir zaman çağlarının kutsaldan kopuk ruhsuz cemiyetlerinde.. en saygın değerlerin en bayağı hale getirildiği, aşk’ın meşk’le kirletildiği, kalplerin globalizmle kalıplaştırıldığı, sureta insanların sürüler halinde yaşadıkları, iffetsiz muhabbetler, muhabbetsiz şehvetler Sodom-Gomore’sinde.. yani kısaca şu modern çağların demode dünyasında: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, Allah için dost olmak ve sırf Allah için yaşamak” gibi meleğ-i insânî evsâfını hulûstan davetiyelerle göklerden yeryüzüne indiren, söz ve davranışlarını ilahî sevginin mayaladığı o Muhabbet Fedaileri’nden, o Allah Gülleri’nden veya Bülbüllerinden herhangi biri olabilmek dilek ve dualarımızla elveda diyelim.. ve şimdilik bu kadarlıkla hitam-ı kelam eyleyelim.
Çiçekistan’a hüsn-ü hâtime ile elveda ederken, Gülistan’a ibtidâ-i besmele ile merhaba çekelim…
Etiket :din kültürü
sahra
15 Temmuz 2008
11:41
Yorumlar :0
 
 
 
 

Allah için Allah Baba ifadesini kullanmak doğru mu

Allah için "Allah Baba" ifadesini kullanmak doğru mu ?
İslamiyette Allah'a babalık ve oğul isnadı yapılamaz, caiz de değildir. Çünkü bu ifade Hristiyanların Hz. İsa' ya "Allah' ın oğlu" demeleri ve Allah'a da "Baba" demeleri ile bizim de dilimize geçmiş bir ifadedir. Böyle bir sözü, bir Müslüman’ın söylemesi düşünülmez. Çünkü mesele doğrudan doğruya Allah’ın birliği ile alakalıdır.

Bir kere bütün babaları ve oğulları, erkekleri ve kızları yaratan Allah’tır. Yaratıcı, yaratılan olamaz. İslamî deyimle Hâlık, mahluk olmaz. Böyle bir sözü ve inancı kesin olarak Kur’an reddeder. İhlas suresi Cenab-ı Allah'ı "O doğurmamış ve doğurulmamıştır" şeklinde anlatır. Yani, doğanlar ve doğurulanlar Yaratıcı ve Allah olamaz.

En’am Suresi’nde de, "O gökleri ve yeri yoktan ve benzersiz şekilde yaratandır. O’nun eşi olmaksızın çocuğu nasıl olur? Her şeyi O yaratmıştır, O her şeyi hakkıyla bilir." (6:101)
"Yahudiler, 'Üzeyir Allah’ın oğludur' dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir ki, kendilerinden önce kâfir olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırılıyorlar." (Tövbe, 9:30)

Hıristiyanlar, Mesih İsa’ya "Allah’ın oğludur" demekle kalmadılar, daha da ileri giderek yine Kur’an anlatımıyla, " 'Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir' diyenler de kâfir oldular, Allah üçün üçüncüsüdür' diyenler de kâfir oldular." (Maide, 5:72-73)

Bu yanlış inancı, Kur’an aynı âyette düzeltir ve "Oysa tek bir Yaratıcı’dan başka hiçbir tanrı yoktur” der.

Yabancı filmlerdeki sözler olduğu gibi tercüme ederek söylendiği ve bazı eski Türk filmlerinde düşünülmeden bilinçsizce kullanıldığı için bu batıl inanç ve ifade, dilimize bu filmler ve içimizdeki Rum ve Ermeni vatandaşların kanalıyla geçmiştir. Böyle bir sözü söylemek –Allah korusun– insanı inançsızlığa ve küfre götürür.

Farkına varmadan, sözün nereye gittiğini, nasıl bir sonuç doğurduğunu bilmeden söyleyenler, meseleyi fark eder etmez, yanlışını anlar anlamaz, tövbe istiğfar eder, Allah’tan af ve mağfiret dilerlerse, inşaallah Allah affeder. Fakat anlamını bilerek söyleyen, "Ne yapalım, bir defa dil alışkanlığıdır" diyenler, imanlarını tehlikeye atacak kadar uçurumun kenarında olurlar.
Etiket :din kültürü
sahra
15 Temmuz 2008
11:39
Yorumlar :1
 
 
 
 

Rabbanİ ÖĞÜtler

42- "Ya Ahmed, seni diğer peygamberlere neden üstün kıldığımı biliyor musun?"
Resulullah (s.a.a) "Hayır" dedi. Allah-u Teâlâ da şöyle buyurdu:
"Sende olan yakin, güzel ahlak, cömertlik ve halka olan rahmetinle. Yeryüzünün direkleri de ancak bu sıfatlarla yeryüzüne direk olma makamına erişmişler."


43- "Ya Ahmed, karnı aç olan ve dilini koruyan kula hikmeti öğretirim. Bu hikmet, kâfir olan kula hüccet ve vebal, mü'mine ise nur, burhan (delil), şifa ve rahmet olur; onunla bilmediğini bilir, görmediğini de görür. Ona ilk olarak başkasının ayıplarından alıkalması için kendi ayıp-larını ve Şeytan'ın onu vesvese etmemesi için ilmin dakik noktalarını gösteririm."
44- "Ya Ahmed, oruç tutmak ve susmak kadar bana sevimli olan bir ibadet yoktur. Oruç tutup da dilini koru-mayan kimse, namaz için kıyam edip kırâatini (Fâtiha suresini) okumayan kimseye benzer; ona kıyamın kar-şılığını verir, âbidlerin sevabını vermem."


45- "Ya Ahmed, kulun ne zaman âbid olduğunu biliyor musun?"
"Resulullah (s.a.a) "Hayır", dedi, "ya Rabbi,". Allah-u Teâ-lâ buyurdu ki:
"Onda şu yedi haslet birarada olursa (âbidlerden sayılır): Haramlardan alıkoyacak takva, faydasına olma-yan ve onu ilgilendirmeyen sözlerin önünü alacak sükut, günden güne ağlamasını çoğaltacak (ilahî) korku, yal-nızlıkta onu benden utandıracak hayâ, zaruret miktarınca yemek, dünyayı benim sevmediğim için sevmemek ve seçkinleri benim sevdiğim için sevmek."


46- "Ya Ahmed, her "Allah'ı seviyorum." diyen kim-senin, beni sevdiğini zannetme; beni gerçeğiyle seven ancak günlük yiyeceğine kanaat eden, sâde elbise giyen..., kıyamını uzatan, bana güvenen (tevekkül eden), çok ağlayan, az gülen, hevâ ve hevesine tabi olmayan, mescidi kendisine ev, ilmi yoldaş, zühdü hemdem, alimleri dost edinen ve fakirlerle birlikte olan, benim rızamı elde etmeye çalışan, günahkarlardan var gücüyle kaçan, benim zik-rimle meşgul olan, daima "Sübhanellah" demeyi çoğaltan, va'dinde sadık olan, ahdine vefa eden, kalbi temiz olan, namazda yüreği arınmış olan, farzlar hususunda çaba gösterip zahmete düşen, benim indimdeki sevaba rağbet gösteren, azabımdan korkan, benim dostlarımla oturup duran ve onlara yakın olan kimsedir."
47- "Ya Ahmed, bir kul gök ve yer ehlinin kıldığı na-maz ve tuttuğu oruç kadar, namaz kılıp oruç tutsa, melek-ler gibi yemeği terketse ve yoksullar gibi elbise giyinse ama kalbinde zerre kadar dünya sevgisi veya dünya makamına, refahına ve süsüne muhabbeti olduğunu görür-sem, onu evimde oturtmam ve muhabbetimi onun kalbin-den kazar çıkartırım. Senin üzerine benim selam ve rahmetim olsun. Gerçekten bütün hamdler, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."
NOT: Bu bölümdeki hadislerin hepsi Seyyid Hasan Hüseyni'nin derlediği "Kelimetullah" kitabından nakledilmiştir.
Etiket :din kültürü
sahra
15 Temmuz 2008
11:38
Yorumlar :0
 
 
 
 

Allah İÇİn Sevmeyİ Anlat Ey Dost

Hikmet Dost... Susması tefekkür konuşması hikmet Dost...

Haydi, bu gece anlat bana dost... her şeyi anlat.... O'na ulaşanları anlat...

İlk insandan başlayalım ey dost...!

Cennetin ilk insanı Âdem’i anlat bana...

Kabenin mimarı İbrahim'i anlat...

Bıçak altına korkusuzca yatan İsmail'i anlat...

Balığın karnındaki Yunus'u, Gemisine binen Nuh'u anlat...

Musibete sabreden Eyüp’ü anlat...

Dünyalar güzeli Yusuf'u anlat...

İffetin timsali Meryem'i ve onun temiz oğlu İsa'yı anlat...

O'nu... Âlemlere rahmet olarak gönderileni... Hz Peygamberi anlat bana...

O'na eş olmakla şereflenen Hatice'yi anlat...

Mağaradaki ikinin ikincisi Ebu Bekir'i anlat...

Mağaradaki güvercin ve örümceği anlat...

Şecaat timsali Ömer'i, hayâ timsali Osman'ı, ilmin kapısı Ali'yi anlat...

Hepsi ayrı birer yıldız sahabeleri anlat bana...

Görmeden sevmenin ekolü olan Veysel Karani'yi anlat…

Göç eden Muhaciri ve onları karşılayan Ensarı anlat...

Anlat bana ey dost....

Sen hiç susmamacasına anlat...

Ben hiç konuşmamacasına dinleyeyim...

Leyla'dan Mevla'yı bulan Mecnun'u...

Mecnun'u Mevla'ya ulaştıran Leyla'yı anlat...

Sabretmeyi anlat... Şükretmeyi anlat... Zikretmeyi anlat..
.
ALLAH için sevmeyi ALLAH için sevilmeyi anlat bana…

Ve ey dost O'(c.c)nu anlat bana.... O'nu anlat....

Ey susması tefekkür konuşması hikmet dost...


Anlat bana ey dost.... ANLAT

Sen hiç susmamacasına anlat...

Ben hiç konuşmamacasına dinleyeyim...
Etiket :din kültürü
sahra
15 Temmuz 2008
11:36
Yorumlar :0
 
 
 
 

Allah (c.c) Dilemedikçe Kimse Yardım Edemez

Allah (c.c) Dilemedikçe Kimse Yardım Edemez

Allah (c.c) Dilemedikçe Kimse Yardım Edemez

"De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim." (A'raf: 7/188)

"Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere uydular .Ve büyük büyük hileli düzenler kurdular. Ye dediler ki: 'Kendi ilahlarınızı bırakmayın; ne Vedd'i, ne Suva'yı, ne Yeğus'u, ne Yeuk'u ve nedeNesr'i." (Cin: 72/21-23)

Allah (c.c) Dilemedikçe Kimse Yardım Edemez


Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

Hiçbir şey yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış şeyleri mi (Allah'a) eş tutuyorlar? Halbuki, ibadetleri kimselerin, kendilerine ibadet edenlere yardım ye güçleri yetmez. Hatta onlar kendilerine bile yardım etmeye güç yetiremezler." (Araf: 7/191-192)

Kurretü'l Uyun'da şöyle deniyor:

"Allah (c.c.) bu ayetle müşrikler aleyhinde bir hüccet ortaya koymaktadır. Çünkü onlar Allah'ın (c.c.) yarattıkları şeyleri ibadette Allah'a (c.c.) ortak koşuyor ve onları şefaatçi ediniyorlar. Oysa ki Allah'ın (c.c.) yarattıklarını Allah'a (c.c.) ortak koşmak asla doğru değildir. Çünkü Allah (c.c), bunların onlara hiçbir şekilde yardımcı olamayacaklarını, buna güçlerinin yetmeyeceğini haber vermiştir. Zira kendisine dua edilen varlık kendisine bile yarar sağlayamaz. Böyle olunca başkalarına nasıl yardım edebilsin?

Müşriklerin Allah'tan (c.c.) başkalarına yaptıkları ibadetler geçersiz ve batıldır. Çünkü Allah (c.c), bütün varlıkları kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır. Bu itibarla kul asla mabud olamaz.

Madem ki bunların kendi adlarına bir menfaat sağlamaya güçleri yoktur, o halde başkalarına yararlı olmaları nasıl umulsun. İşte bu ve benzeri ayetler üzerinde çokça düşünmek gerekir."

Tefsircilere göre bu ayette müşrikler hakkında büyük bir uyarı ve azarlama vardır. Çünkü onlar hiçbir şey yaratamayan, hatta kendileri de yaratılmış olan şeyleri Allah'a (c.c.) şirk koşuyorlar. Yaratılmış olan, hiçbir zaman ibadet açısından yaratıcısına ortak olamaz. Çünkü Allah (c.c) onları kendisine kullukta bulunsunlar diye yaratmıştır. Allah (c.c), bunların ne kendilerine yakaranlara ne de bizzat kendi kendilerine yardımları dokunmayacağını, bunların hiçbir şeye güçlerinin yetmediğini haber vermiştir. Şimdi bu müşrikler nasıl olur da, değil başkalarına, kendi kendilerine bile yardım etmeye güçleri yetmeyen bu şeylerden yardım bekleyebilirler? Bu, hiç mümkün mü? İşte bu, onların Allah'tan (c.c.) başkasına ibadet etmelerinin batıllığını ifade eden apaçık bir delildir. Nitekim bütün yaratılmışların vasfı budur. Bunlar melek, peygamber ve salih kimseler de olsalar böyledir? Nitekim yaratılmışların en şereflisi Rasulullah (s.a.v.) müşriklere karşı Rabbinden yardım isterken şöyle dua ediyordu:

"Allah'ım! Benim destekleyenim, yardımcım sensin. Senin yardımınla saldırabilir, senin gücünle atılabilirim ve senin yardımınla savaşırım." (Ebu Davud, Cihad: 99.)

Bu hadis tıpkı şu ayetteki hükümleri kapsamaktadır:

"Onun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip yaymaya güçleri yetmeyen birtakım ilahlar edindiler." (Furkan: 25/3)

"De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı artırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim." (A'raf: 7/188)

"Nuh: "Rabbim, gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere uydular .Ve büyük büyük hileli düzenler kurdular. Ye dediler ki: 'Kendi ilahlarınızı bırakmayın; ne Vedd'i, ne Suva'yı, ne Yeğus'u, ne Yeuk'u ve nedeNesr'i." (Cin: 72/21-23)

Bu ayetler Allah'tan (c.c.) başkasına dua eden ve çağrıda bulunanların bu yaptıklarının batıllığını tüm yönleriyle ortaya koymakta yeter de artar bile. Allah'ın (c.c.) ihlas ve samimiyetle kendisine ibadet etme şerefini nasip ettiği, Allah'ı (c.c.) rab ve mabud olarak tanıyıp buna rıza gösteren, bir peygamber, salih kimse ya da abidin mabud olması hiç mümkün müdür? Halbuki şirkten menedilenler kendileridir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O'ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O'nun yüzünden başka her şey helak olucudur. Hüküm O'nundur ve siz O'na döndürüleceksiniz." (Kasas: 28/88)

"Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın adlandırdığı isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf: 12/40)

Allah (c.c.) peygamberleri olsun, salih kulları olsun veya diğer kulları olsun, hepsine yalnızca kendisine ibadet etmelerini ve kendisiyle birlikte başka birini ortak tutmamalarını emretmiştir. İşte bu, Allah'ın (c.c.) dinidir. Rasullerini bu dinle göndermiş, kitaplarını da bu din adına indirmiştir. Kulları için bu dine razı olmuştur. Bu ise İslam dininden başkası-değildir.

Buhari'nin Ebu Hureyre'den rivayeti de böyledir. Cebrail'in (a.s) sualiyle ilgili rivayette, Cebrail:

"İslam nedir ya Rasulullah?" diye sorduğunda, o (s.a.v.) şöyle demiştir:

"İslam; Allah'a ibadet edip O'na hiçbir şeyi şirk koşmaman, beş vakit namazı kılman, farz olan zekatı vermen ve Ramazan orucunu tutmandır." (Buhari, İman: 1, Müslim, İman: 1.)

Etiket :din kültürü
sahra
15 Temmuz 2008
11:35
Yorumlar :0
 
 
 
 

Rabbim, Senden başka kimim var benim

HER YENİ başlangıç beni müthiş heyecanlandırır. Bu bazen elime aldığım yeni bir kitabın ilk sayfası olur. Bazen de bir ağacın dallarındaki tomurcukların uyanışı. Bazen bir bebeğin ilk adımlarını atışını seyretmek de olabilir.

Eğer şuurunuz açık ve duygularınız uyanık ise, hemen söyleyeyim hayatta karşılaşacağınız sürprizler hiç de az değildirler
. O gün ne yapacağınız ne yakalayacağınız, biraz da sizin duruş ve bakışınıza bağlıdır.

Tecrübeli bir balıkçının dediği gibi:

“Yakalayacağınız balığın cinsini belirleyen, elinizdeki yemin kalitesidir.”


Hayat tıpkı bir ayna gibidir. İçinizde ne taşıyorsanız, dışınızda onu buluyorsunuz. Yaşamak, hayatı başıboş bir şekilde tüketip bitirmek demek değildir. Yaşamak, o hayatın iman ile hakkını vermektir. Hayatın hayatı iman iledir, inanç iledir. Hayatın kemâli ise, her daim devam iledir. Yüce Yaratıcı ile bağını koparan bir hayat, zindandan farksızdır, karanlıktır. Sürekli nur, bitmeyen ışık Ondandır. Hayatın sahibindendir, onu yaratandan gelir.

Yoksa birçok insanın yaptığı gibi hayat, yaşamak zorunda kaldığı ve asla kıymetini bilemediği bir şey olup çıkar elimizden
. Elbette hayatın gayesi bu değildir. Aksi halde hayat en büyük bir nimet iken, en büyük bir azap olur. Gençliğinde ya da hayatının bir döneminde böyle yaşayan, sonra da bu yanlışı fark edip hidayete eren ve dosdoğru bir hayata yönelen nice insanlar var.

HAYAT bir defadır ve ancak dosdoğru yaşamaya yetecek kadardır, çok kısadır. Hayatın kıymetini belirleyen hayatın kendisi değil, hayatı bize kim verdiyse o olabilir. Allah (c.c.) nasıl bir hayat yaşamamızı istiyorsa, biz ancak ona uygun yaşamakla bu hayatın kıymetini anlayabiliriz. İdeal ve gerçek hayat budur. Gerisi boştur.

Böyle bir gün, hayata yeniden doğduğumuz, merhaba dediğimiz o gündür. İşte böyle günlerden bir gün, baharla beraber ruhumun da uyandığı bir sabah, parkta bir bebeğin ilk adım atışlarını seyrettim. Genç bir baba, iki elinden tuttuğu yavrucuğunu yürütmeye çalışıyordu. Bebek çok heyecanlıydı. Adımlarını dizden kırıp atıyor, dilini ısırıyordu. Bir yandan da böcük böcük gözlerle bakınıp hedefine ilerliyordu. Parkın bir köşesinde durup, baba ile çocuğun macerasını ve birbirlerini kucaklayıp sarılışlarını seyrettim.




Çocuğun, babasının kucağına atıldığındaki sevincini bir görmeliydiniz. Benim bir kucağım, bir sığınağım var diyordu âdeta. Ne olduysa, birden o çocuk gibi ben de kendimi Rabbimin rahmet kucağına atmak istedim. İçimde bu arzuyu coşar buldum. Dilimde dua gibi bir söz peyda oldu:


“Ey Rabbim senden başka kimim var benim?

Rahmetinle sar, sarmala, tut kucakla beni

Rabbim, senden başka kimim var benim?”


O anda bu duanın bütün benliğime yayıldığını hissettim. Anladım ki, ben yalnız değilim. Dualarıma cevap veren bir Rabbim var. Ve O bana çok yakın. Ne kadar güçlü olduğumu, bana, en güçsüz olduğum bir anda hissettirdin Rabbim. Şükürler olsun, hamdüsenalar olsun. Rabbim, senden başka kimim var benim?..

. Sonsuza yolcu olan bir ruhun arzularını, bu sonlu ve fani dünya karşılayamıyor. İnsana ne verirsiniz verin, o gözünü ötelere, cennete dikmiş. Burada yapılması gereken tek şey var. Geç kalmadan Ona yönelmek, Ondan istemek. Hem de çok istemek… Çekinmeden isteyin. İsteyin, isteten verecektir mutlaka. Allah (c.c.) vermek istemeseydi, size bu istemek duygusunu vermezdi. Çekinmeden isteyin. Ne olur istemeye devam edin.

Bunu yalvara yakara söylememin bir sebebi var.
İzninizle onu da anlatayım. Allah ve Dua kitabımızı imzalarken, sohbet ettiğim, konuştuğum bir çok okuyucumuzun itirafları oldu. “Biz bu kitap sayesinde dua etmeyi öğrendik, duayı böyle bilmiyorduk…”

Âcizane bizim de kendilerine bazı tavsiyelerimiz oldu. Önce kendimize mahsus bir dille ve samimi bir kalple Rabbimizle, yaratıcımızla konuşmanın çarelerini bulmalı, yollarını araştırmalıyız. En küçük hacetimizi dahi Ondan istemekten çekinmemeliyiz. Bu çok güçlü bir iman ve inancın da gereğidir. Aslında dua bir ibadettir, ibadetlerin karşılığı ise ahirettedir. Kulun, derdini ihtiyacını Rabbine iletmesinin, açmasının bir aracıdır dua. Birbirimizle bu kadar konuştuğumuz halde, Rabbimizle hiç konuşmamak olacak şey mi? Ruh bu uzaklığa, Onun rahmetinden ayrı kalmaya ne kadar dayanabilir ki? Sığının Ona yönelin, kalbiniz huzur ve sükûn bulsun. Yaşadığınıza şükredin, hem de her nefes için.

HALİ vakti yerinde bir arkadaşımın hanımı, şu sıralar doğum öncesi bir rahatsızlığa yakalanmış. O kadar ki, nefes alamamış, hastane seferber olmuş hemen. Elden gelen ve yapılacak pek bir şey de olmayınca beklemişler, dua etmişler. Sonunda düzelmiş hastamız. Arkadaşımız eşine, “Bak” demiş, “bir tek nefes alıp vermenin ne kadar önemli olduğunu anlamız için Rabbimiz bize bunları yaşattı. Havadan, sudan yaşıyoruz diye belki de küçümsediğimiz bir nimetin kıymetini bize bildirdi” demiş.


HAYAT bazen çıkmazlara giriyor ve bir yerlerde düğümleniyor

Küçük bir çocuk ağlıyormuş, “Niye ağlıyorsun?” diye sormuş, yanına yaklaşan yaşlı bir bey. “Amca” demiş. “Bir liramı kaybettim.” Ağlama” demiş, yaşlı adam, tutmuş çocuğa bir lira vermiş. Çocuk bir lirayı almış ama, bu defa sesi daha fazla çıkmaya başlamış. Yaşlı adam, “Peki evlâdım şimdi niye ağlıyorsun?” diye sorunca, çocuk, “Amcacığım o bir lirayı kaybetmeseydim, şimdi iki liram olacaktı” demiş.


Bir nefes almanın kıymetini, ne demek olduğunu onu kaybetmeden anlamıyoruz. Her şey zıttıyla bilinir: gece gündüzle, sıhhat hastalıkla, açlık toklukla. Zıtlar devreye girmeden eldeki nimetlerin kadri kıymeti maalesef bilinmiyor. Rabbim, kıymetini elindeyken bilenlerden eylesin.

Biz de bazen o çocuktan farksız oluyoruz. Hayatı güzel yaşamaya başlayınca bu defa geçmiş günler için üzülüyoruz. Keşke o günleri de heba etmeseydik, adam gibi yaşasaydık, elimizde bir değil, iki güzel ömür olsaydı istiyoruz ama onu da tövbeyle değiştirmek mümkün. Tövbe eden bir insan Rabbinin af ümidini içinde daima taşımalı ve yaşamalı. Aksi halde şeytan “Nasıl olsa senin günahların affedilmemiştir” diyerek o insanı aldatıp, eski günahlarının batağına çekebilir. Rabbimiz hepimizi muhafaza eylesin.

Şu kıssadan hepimize bir hisse var sanırım.

Feridüddin Attar’ın ünü cihana yayılan eseri, Mantıkut-Tayr (Kuş Dili)nde, tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır.
Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmıştır yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve “Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!” demiştir ona. Sarhoşun cevabı müthiştir:

“Ey Şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin baş köşesine kurulurdu. El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!”


İnsan beynine yüksek ideallerden zevk almayı öğretirse, aklına, iradesine ve duygularına hâkim olmayı biliyor. Rabbim senden başka kimim var benim? Hedefinden, idealinden, yolundan, izinden ayırma, saptırma beni.

Kim senden daha fazla verebilir; kim senden daha fazla sevebilir; kim senden daha fazla gözetebilir ki bizi? Kim, kim, kim ey Rabbim?

Kim senden başka çağırmadan gelebilir; kim senden başka istemeden verebilir; kim senden başka sesimizi duyabilir?.. Kim, kim, kim ey Rabbim?

Kim senden daha fazla bilebilir; kim senden daha fazla affedebilir; kim senden daha fazla kördüğüm olmuş şeyleri çözebilir; kim senden daha fazla bizi önemseyebilir ki?..

Rabbim, senden başka kimim var benim? Kimsem yok benim senden başka ey Rabbim!..


İNSAN, beynine hangi alanda zevk almayı öğretirse beyni de ona göre çalışıyormuş.
Etiket :din kültürü
sahra
15 Temmuz 2008
11:32
Yorumlar :0
 
 
 
 
 

Zirve100